27 Şubat 2014 Perşembe

Kağnı

Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin, Arkbaşı'nda Sarı Mehmet'i vurdu. Otuz evli köy birbirine girdi. Şaşırdılar. Herkes korku içinde candarmaların gelmesini bekliyordu. Halbuki karakol buraya altı saat uzakta idi; köyden kimse inayet haberini götürmedikçe on beş gün bile uğramazlardı. Bu; köylünün aklına en geç geldi; ondan sonra köyün ihtiyarları kahvede Hüseyin'in babası Mevlüt Ağa'nın etrafına toplandılar. Sarı Mehmet'in bir tek ihtiyar anasından gayri kimsesi yoktu. Onu karşılarına aldılar; davacı olmaması için kendisine nasihat etmeye başladılar...



Mehmet'in anası ifadesinde hiçbir şey söylemedi. Yalnız: “Ben kimseden davacı değilim!”dedi. “Oğlun eceliyle mi öldü, vuruldu mu?” sorgusuna bile aynı cümle ile mukabele ediyordu. Oğlunun acısı daha içinden çıkmamıştı, fakat hükümet kapısına düşmek ona oğlunun ölümünden çok daha korkunç geliyordu. Otuz sene evvel bir kere kasabanın pazarında köylülerden biri bir torba bulgur çaldırmış ve bunu şahit göstermişti. O zaman tam altı ay mahkemeye gidip geldiğini ve tarlaların yüzüstü kaldığını düşünüyordu. Halbuki o zaman daha gençti de... Sonra Mehmet geri gelecek değildi, Mevlüt Ağa'yı düşman etmekten de hayır çıkmazdı; sonra köyde açlıktan ölürdü. Onun için hep inkar etti. İkindiüstü candarmalar mezarlığa gidip köylülerle Mehmet'in ölüsünü mezardan çıkarttılar. Ancak yarım metre kadar toprağın altında olan ceset, şiddetle taaffün ediyordu (kokuyordu). Herkes beş on adım geri çekildi. Candarmalar Mehmet'inanasını çağırarak: “Koş bakalım kağnıyı! Oğlunu kasabaya götüreceksin... Doktor muayene edecek!” dediler. Kadın: “Yavrumu mezarında bile rahat komadılar!” diye iki yanını dövüyor ve bütün Anadolu kadınları gibi ses çıkarmadan ve pek az ıçkırarak ve çömelerek ağlıyordu. Mütemadiyen sallanmakta ve çatlak, kuru yumruklarını ağzına ve gözlerine götürmekte idi. Candarmanın biri ayağıyla hafifçe arkasından dokundu: “Kalk bakalım!” dedi.........





                                                                                              SABAHATTİN ALİ

29 Mart 2013 Cuma

Léon





                                                                                                      

 Yönetmen ve Senarist: Luc Besson
Oyuncular:Jean Reno, Gary Oldman, Natalie Portman, Danny Aiello
Müzik:Éric Serra
Türü: Aksiyon
Yapım: 1994




 Leon ya da Türkçe kötü çevirisiyle Sevginin Gücü. Luc Besson  tarafından yazılıp  yönetilen yapıt, zaman ayırıp seyretmenize değecek bir film.  Öncelikle sizlerle Luc Besson ile ilgili bazı bilgiler paylaşmak istiyorum. Çünkü bence Luc Besson birçok yönetmen ve yazardan çok farklı. Luc Besson karşımıza bir filmde  hem yönetmen, hem senarist hem de yapımcı olarak çıkabilir. Ayrıca bunların bir iki tanesini aynı anda da birçok kez yapmıştır.

         Luc Besson’un en ilginç bulduğum özelliği ise uluslararası filmler çekmesi.  Yani filmlerde  konuşulan dilin İngilizce olması. (Uluslararası terimini kendi kullanıyor).  Leon da bir Fransız filmi olmasına karşın Newyorkta geçiyor ve orijinal dili İngilizce.  Taşıyıcı da yine uluslararası bir Luc Besson filmi.  Leon'un oyuncu kadrosunda da Natalie Portman (İlk filmi), Gary Oldman gibi daha birçok Amerikalı oyuncuyu görmek mümkün. Bence filmdeki en önemli oyuncu ve aynı zamanda başrol olan Jean Reno. Luc Besson bir çok filminde Jean Renoyu oynatmştır. Çünkü  Luc Besson Jean Renoyu uluslararası filmlerde oynayabilecek bir oyuncu olarak  gördüğünü  söyler ve  Wasabi’de de  Luc Besson, Jean Renoyu oynatmıştır. Bu filmde olduğu gibi filmlerinin nerdeyse hepsinin belki de tümünün  müziğini Eric Serra yapmaktadır.
      Şimdi sıra geldi filmin konusundan bahsetmeye. Leon  (Jean Reno) kendi deyimiyle bir temizlikçidir ya da diğer bir deyişle tetikçidir. Tek dostu saksıdaki bir çiçektir. Mathilda (Natalie Portman) ise karşı komşusunun kızıdır. Bu ikilinin hayatları ilginç bir şekilde kesişir ve film bu ikilinin arasında kurduğu bağı konu alır. Bir kiralık katil ile 12 yaşındaki kızın arasında nasıl bir bağ olur, diye sormayın çünkü size filmi anlatıp sürprizleri kaçırmanızı istemiyorum. Bu nedenle  film hakkında bazı noktalara dikkatiniz çekmekle yetineceğim. Leon'un bir katil olmasına karşın Mathilda’yla aralarlarında geliştirdikleri bağ bize aslında onun da  insani bir tarafı  olduğunu gösterir. Hatta bu ilişki bizi de içine alır ve Leon'a karşı gizliden gizliye bir bağlılığımız olur. Birçok izleyici filmleri seyrederken filmlerdeki psikopat, katil veya bunun gibi ana karakterlere ısınamaz ama bu filmi seyreden herkes (ve buna annemde dahil) Leon'u benimsiyor. Leon bizi öyle  avucunun içine alıyor ki izleyenler etkisinden kurtulamıyor. Ayrıca belirtmem gereken bir şey daha var Leon'u o birçok kişinin idolü haline getiren şeyler sadece karakteristik özellikleri değil. Onu Leon yapanlar;  şapkası, ceketi ,  çantası, kıyafetleri, taktığı ve dünyada sadece ona yakıştığını düşündüğüm gözlükleri ve tabi ki de bitkisi. Aynı zamanda Leon’un en büyük özelliklerinden biri de  her gün süt içiyor olması. Bunu okuyan bütün aksiyon film hastalarının “Ne, kiralık katil süt mü içer, bu filmi hayatta seyretmem !” diye haykırdığını duyar gibi oldum. Hiç öyle düşünmeyin. Bal gibi de içer. Bu ayrıntı sizi hiç mi hiç rahatsız etmez hatta karaktere bağlar. Hani dedim ya bu film sizi etkiler diye bu filmi seyrettikten sonra hayatta süt içmeyen kişilerin  süt içmeye başladığını gördüm, ben odama bir bitki aldım (filmdekinin aynısını bulamadım ben de benzerini aldım), bilgisayarımın ekranına güzel bir Jean Reno resmi koydum. Yani film beni de bayağı bir etkiledi.  
    Bu filmin insanlar üzerindeki etkisi ile ilgili  küçük  bir araştırma yaptım. İnternete Leon yazınca o kadar çok şey çıkıyor ki şaşarsınız. İnsanlar film üzerine eleştiriler yazmış hatta filmdeki silahların listesini çıkarmışlar. İnsanları bu kadar etkileyen bir film bence klasiklerin arasında sayılmalı. Leon’un bu kadar çok insanı etkileyebilmesinin sebeplerinden biri  de filmi seyretmek için fazla aksiyon tutkunu olmaya gerek olmaması. Filmde aksiyon var ama tadında bırakılmış.  Filmin çekilmesi bile ayrı bir olay. Duyduğuma göre (şimdiden söyleyeyim ne kadar doğru bilmiyorum) Luc Besson Beşinci Element’i çekecekken filmde oynayan Bruce Willis'in programı yüzünden çekim ertelenmiş. Luc Besson’da hazır çekim ekibi ayarlanmışken ertelemek yerine Leon’u yazmaya karar vermiş. Leon’u 30 gün içinde yazmış ve 90 günde çekmiş. Açıkçası Beşinci Element filmini seyretmedim ama bildiğim kadarıyla Leon daha çok ilgi topladı.
         Artık filmi seyretmeye karar verdiyseniz sizi önce birkaç konuda uyarmam gerek.  Öncelikle filmin  Türkçe adı Sevginin Gücü (ama genelde halk arasında Leon deniyor). Ayrıca filmin iki versiyonu var. Biri birtakım sahnelerin kesildiği versiyon diğeri ise film gösterildikten yıllar sonra DVD’si çıkan, tüm sahnelerin olduğu versiyon. (Ben kısa versiyonu seyrettim) . Son uyarım ise bu filmi evde DVD keyfi köşesinde önermeme rağmen  filmin birçok yerde bulunmuyor olması. Hatta ben bile hâlâ bulamadım. DVD'yi bulma konusunda size başarılar diliyor eğer bulursanız benimle bulduğunuz yerin adını paylaşmanızı umuyorum. Son olarak bilmeyenleri zahmetten kurtarayım. Filmi seyrettikten sonra bu şarkının adı neydi diye sorabilirsiniz. Şarkının adı Shape of my Heart. Sadece filmi izleyin. Ne dediğimi anlayacaksınız.

10 Mart 2013 Pazar

Kitap Okumanın Önemi

Değerli okuyucular,

Günümüz hız çağında hayal kurmanın ve okuma zevkinin unutulduğunun hepimiz farkındayız. Bu nedenle Kültür ve Sanat Takipçileri olarak sizlere, bu duyarlılığı tekrar hatırlatmak amacıyla, kendi çalışmamız olan afiş sergisini hazırladık. Umarız beğenirsiniz.

Nogay KÜÇÜK












4 Mart 2013 Pazartesi

Les Miserables


 Film hakkında söyleyebileceğim tek bir şey var, o da harika olduğudur.
  Sefiller, cuma günü ülkemizde vizyona girdiği an soluğu sinemada aldım.Bilet sırasındayken bile nefesimi tutuyordum heyecandan.Çünkü aylardır beklediğim filmi sonunda görebilecektim.Salona geçtim, ışıklar kapandı ve film başladı...Daha ilk saniyesinde kendimi filme kaptırmışım, çünkü ne zaman film 10 dakikalık araya girdi, ne zaman ikici yarı başladı fark etmemişim bile.
 Oyunculuk mühteşemdi.Özellikle Anne Hathaway'in oyunculuğu.Zaten bir çok ödül aldı bu film sayesinde.Oyunculuk bir yana, şarkılar çok güzeldi. Diyaloglar bile arkadan kısık bir seste müzik ile şarkı haline getirilmiş.Sadece aşktan veya bir tutsağın kaçışından bahsedilmemiş, 19.yüzyıl Fransa'sın da olan ayaklanmalara da değinmiş.
  Fazla uzatmadan; Victor Hugo'nun yazdığı ve şu an dünya klasikleri başlığı altında yer alan Sefiller adlı kitabın müzikali çok başarılı.Fakat film hakkında küçük bir olumsuz düşüncem var.
  O da şu ki;  filmdeki olaylar hızlı gelişiyor.Yani kişilerin görüşlerini içerdiği şarkılar o kadar uzun ki; olayları hızlandırmak zorunda kalmışlar.
 Olsun ama yine de her şeyiyle kusursuz bir görsel şölen yaratıyor.

3 Mart 2013 Pazar

KEREM GİBİ


Hava kurşun gibi ağır!
Bağır
       bağır
             bağır
                    bağırıyorum!
Koşun
       kurşun
              erit-
                -meğe
                      çağırıyorum...
O diyor ki bana:
-Sen kendi sesinle kül olursun ey!
                                           Kerem
                                                gibi 
  

                                                     yana
                                                         yana...
"Deeeert
             çok,
                 hemdert
                        yok"
Yürek-
        -lerin
kulak-
       -ları
             sağır...
Hava kurşun gibi ağır...

Ben diyorum ki ona:
-- Kül olayım
                 Kerem
                          gibi
                             yana
                                 yana
Ben yanmasam
              sen yanmasan
                         biz yanmasak,
                    nasıl
                        çıkar
                           karan-
                                   -lıklar
           aydın-
                                   -lığa.
Hava toprak gibi gebe.
Hava kurşun gibi ağır.
     Bağır
            bağır
                  bağır
                         bağırıyorum.
Koşun
       kurşun
              erit-
                -meğe
                       çağırıyorum......

                                        NAZIM HİKMET RAN

2 Mart 2013 Cumartesi

AHMET ÜMİT – BAB-I ESRAR


   Bu kitabı ilk elime alıp okumaya başladığımda tam da bu sene öğrendiğim Divan Edebiyatını daha yakından tanıma fırsatını elde ettim. Modern hayatın içine Divan anlayışının çok başarılı bir şekilde harmanlandığı bu kitapta, tasavvufi düşünce ile ilgili aklımdaki soru işaretlerinin çoğunu temizlemiş oldum. Ancak bu temizliğin ardından edindiğim yeni bilgilerle birlikte aklımda yeni soru işaretleri oluşmaya başladı.

   Bab-ı Esrar adlı eser Ahmet Ümit’in okuduğum ilk kitabı oldu ve kesinlikle diğer kitapları için de bir okuma isteği uyandırdı. Çünkü yazar dili öyle başarılı kullanıyor ve olayları öyle pürüzsüz anlatıyor ki okumaya başladığınızda cümleler hiçbir engele takılmadan kayıp gidiyor ve sayfalarca okuduğumu fark etmek için dıştan bir dürtüye ihtiyaç duyuyorum. Zaman zaman dilin ağırlaştığı yerler de oluyor, bunu inkar edemem, ancak o kısımlarda bile cümlenin ikinci kere üstünden geçmek yetiyor. Oldukça merakımı uyandıran ve elimden bırakamadığım bu kitabın benim için bu kadar büyüleyici olmasının bir sebebi ana karakterin iç dünyasını birebir yaşamam. Bunun nedeni ise yazarın, karakterin iç dünyasını anlatırken kurguladığı bütün düşünceleri nedensellik tabanına oturtabilmesi. Nedensellik tabanına oturan düşünceler sağduyuya yakın geldiği için ve gündelik hayatta aslında hepimizin hissettiği şeyler olduğu için kabullenmek oldukça kolay oluyor ve bir süre sonra yaşananları içselleştirdiğimi hissedebiliyorum.

   İç dünya analizlerine ek olarak yazarın gerçek dünyadan mekanları, diyalogları, yaşanmış olayları kullanışı çok hoşuma gitti. Benim için bir kitabı okurken önemli olan ve yazarın başarılı olduğunu düşündüren etken o anları adeta yaşıyormuş gibi hissettirmesi. Bunun nedeni ise o anları birebir hissetmek bunu yine bir noktada içselleştirmek ve bir noktada aklınızın bir köşesinde yazanların yer edinmesi demek. Bence aklınızın bir köşesinde kitabın içindeki o sahnelerin yer edinmesi demek, bir yazarın başına gelebilecek en güzel şey olur çünkü bu, okuyucu kitabı sağduyuya yatkın ve hatırlamaya değer bulmuş demektir.

        Biraz da romanın içeriğiyle ilgilenicek olursak, karşımıza gelen ana karakter Karen Kimya Greenwood’un paralel evrende Şems-i Tebrizi oluşu, tasavvufun yakından inceleme fırsatı elde etmesi ve bütün bunlarla paralel şekilde ilerleyen çalışma hayatı hikayenin ana hatlarını oluşturur. Yazarın sadece tasavvufun içinde boğulup gitmemesi, günlük hayatın akışını bize başarılı bir şekilde aktarması kitabı okurken alınan keyfin sürekliliğini sağlıyor. Bunun nedeni ise çok zevk alarak öğrendiğim Divan Edebiyatı’nın yoğunluğu içinde, günlük hayattan tanıdık kareler, tanıdık insan tasvirleri görmek hikayenin daha da içine girmemi sağlıyor.

   Örneğin yazarımız kitabın daha başlarında Konya’daki Şems-i Tebrizi Camii ve Türbesi (37. Sayfa son paragraf) yapısını kullanarak, aslında anlattıklarının havada kalmadığını, gerçek sokaklarda geçtiğini kanıtlamış oluyor. 



1 Mart 2013 Cuma

BİR UMUT

Yorgunsun,uzaklardan gelmişsin;
Yitirmişsin neyin varsa birer birer.
Bir sağlık,bir sevinç,bir umut...
Onlar da neredeyse gitti gider.

Dost bildiğin insanların yüzleri
Aynalar gibi kapkara.
Suyu mu çekilmiş bulutların?
Dönmüşsün kuruyan ırmaklara.
Taşlara düşen saat gibi,
Ne artı, ne eksi.
Bir sağlık,bir sevinç,bir umut
Hikaye hepsi. 





CAHİT SITKI TARANCI

21 Şubat 2013 Perşembe

Terminal

Yönetmen : Steven Spielberg
Oyuncular/Seslendirenler : Tom Hanks, Catherine Zeta-Jones, Stanley Tucci, Chi McBride, Zoe Saldana
Türü: Komedi,
Süre : 128 dk.
Yapım : 2004







“Evde DVD Keyfi” köşemizin ilkinde, bir klasiği sizlerle paylaşacağım. Filmin adı Terminal. Büyük ihtimalle bu film bir çok kez televizyonda  gösterildi, çünkü bence bu film defalarca seyredilmeyi hak ediyor. Film 2004 yapımı, gerçek bir olaydan esinlenilerek yazılmış bir Steven Spielberg şaheseri. Baş rollerinde Tom Hanks, Catherina Zeta-Jones ve Stanley Tucci var. Film Viktor Navorski (Tom Hanks)’in havaalanında başına gelenleri anlatıyor. Viktor, Krakozya isimli hayali bir ülkeden Amerika’ya, babasına verdiği bir sözü yerine getirmek için geliyor. Ancak ülkesinde çıkan savaş yüzünden Amerika’ya girişi yasaklanıyor ve bu yüzden hava alanında kalmaya zorlanıyor.  Film bize insanların kendi koyduğu kuralların aslında hayatı ne kadar zorlaştırdığını anlatıyor; çünkü Viktor ülkesinde çıkan savaş yüzünden ne Amerika'ya girebiliyor ne de buradan çıkabiliyor. Hatta Frank Dixon (Stanley Tucci) yani hava alanı müdürü ona hava alanı görevlilerin sadece beş dakika boyunca görev başında olmayacağını yani dolaylı olarak ona kaçmasını söylüyor. Aslında Frank’in amacı Viktor'un kuralları ihlal etmesini bahane ederek onu sınır dışı etmek. Ancak Viktor bunu yapmayıp hava alanında beklemeye karar veriyor. Viktor burada alışveriş sepeti gibi araçları yerlerine götürerek bu araçların bağlandığı makineden 25 cent alıyor ve böylece geçimini sağlıyor. Daha sonra Frank, Viktor’un bunu yapmasını engellemek için bu görevi yapacak birini atıyor ve Viktor yine parasız kalıyor. Daha sonra Viktor buradaki yapım aşamasında olan kapılarda işçi olarak çalışmaya başlıyor ve 67 no’lu yapım aşamasında olan kapıda yaşamaya başlıyor. Burayı kendine ev ediniyor ve kendine yatak ve eşyalar ediniyor. Aynı zamanda İngilizce broşürler alıp İngilizcesini geliştiriyor.  Burada birkaç ay geçirdikten sonra buradaki çalışanlarla arkadaş oluyor ve Amelia Warren (Catherina Zeta-Jones) isimli bir hostesle yakınlaşıyor. Yaklaşık dokuz ay hava alanında kalıp babasına verdiği sözü yerine getirmeye çalışan Viktor’un öyküsü her yaştan izleyicinin beğenisini kazanabilecek komik ve güzel bir film, umarım hoşunuza gider. 

18 Şubat 2013 Pazartesi

Nietzsche Şiir

Anladım

Gidene kal demeyeceksin

Gidene kal demek zavallılara,
Kalana git demek terbiyesizlere,
Dönmeyene dön demek acizlere,
Hak edene git demek asillere yakışır.

Kimseye hak etmediğinden fazla değer verme,
yoksa değersiz olan hep sen olursun...

Düşün...

Kim üzebilir seni senden başka?
Kim doldurabilir içindeki boşluğu sen istemezsen?
Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?
Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen?
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?
Her şey sende başlar, sende biter...

Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme, tükettirme içindeki yaşama sevgisini...

Ya çare sizsiniz yada çaresizsiniz. ..

8 Şubat 2013 Cuma

Çavdar Tarlasında Çocuklar'dan Bir Bölüm

   Tanıdığım en iyi öğretmendi Bay Antollini. Epeyce genç bir herifti,yaşı ağabeyim D.B. 'den fazla büyük değildi. Onunla saygınızı yitirmeden filan şakalaşabilirdiniz. Size anlattığım o kendini pencereden atan çocuğu, James Castle'ı , sonunda yerden kaldıran Bay Antollini olmuştu. Bizim Bay Antollini çocuğun nabzına bakmış, paltosunu çıkarmış, James Castle'ın üstünü örtmüş ve kaldırıp kucağında ta revire kadar götürmüştü. Duraksamamıştı bile, paltosu kanlanacakmış falan diye.
    D.B.'nin odasına döndüğümde bizim Phoebe radyoyu açmıştı. Dans müziği çalıyordu. Ama çok hafif açmıştı, hizmetçi duymazdı. Onu görmeliydiniz. Yatağın tam ortasında ,örtülerin üstüne, şu yoga yapan herifler gibi bağdaş kurmuş, oturuyordu. Müzik dinliyordu. Bitiyorum bu kıza.
   " Hadi" dedim. "Dans edelim mi?". Ona dans etmeyi daha minicikken öğretmiştim. Çok iyi dans eder. Yani, ben ona birkaç şey öğrettim. Çoğu şeyleri kendi kendine öğrendi. Bir insana gerçekten nasıl iyi dans edeceğini öğretemezsiniz.
   "Ayakkabıların", dedi. "Çıkarıyorum. Hadi."
    Yataktan resmen hoplayarak indi, benim ayakkabılarımı çıkarmamı bekledi,ardından bir süre dans ettik onunla. Felaket iyiydi. Çocuklarla dans eden insanlardan pek hoşlanmam, çünkü çoğu zaman felaket bir manzara çıkar ortaya. Yani, bir restoranda yemeğe filan çıkmışsanız,bir bakıyorsunuz ,yaşlı bir herif bir çocuğu dans pistine götürüyor. Çoğu zaman da, yanlışlıkla çocuğun elbisesinin arkasını havalara kaldırıyorlar, korkunç bir manzara çıkıyor karşınıza. Ben Phoebe'yle böyle yerlerde dans etmem. Biz yalnızca evde dalgamıza bakarız. Onunla dans etmek gerçekten başka, kız gerçekten dans ediyor yani. Yaptığınız her figüre uyar. Hiç zorlanmadan uyar size. Onunla çapraz figürler hatta tango bile yapabilirsiniz.
   Parça aralarında acayip komiktir bizim kız. Hiç kımıldamadan durur yerinde. Konuşmak filan yok. İkiniz de yerinizde durup orkestranın yine başlamasını bekleyeceksiniz. Buna biterim.Gülmek filan da yok yani."




DÖNÜŞÜM

DÖNÜŞÜM
Yazarı: Franz Kafka
Dönüşüm adlı roman, yazarın, anlatım sanatının doruğa ulaştığı bir yapıtıdır. Küçük burjuva çevrelerindeki tiksindirici aile ilişkilerini en ince ayrıntılarına kadar irdeleyen bu roman, aynı zamanda toplumun kalıplaşmış, işlevini çoktan yitirmiş akışına bilinç düzeyinde başkaldıran bireyin tragedyasını çarpıcı biçimde dile getirir. Romanın kahramanı Gregor Samsanın başkalaşması, bir böceğe dönüşmesi, salt bir çarkın kaskatı dişlisi, eleştirmeyen, ama yalnızca boyun eğen bir toplum teki olmaktan çıkma anlamını taşır; böylece böcekleşenin yazgısı, elbet toplumca dışlanmaktadır.‘Yaşarken yaşamıyla uzlaşamayan birinin, bir eliyle, yazgısının tepesine çöken umutsuzluğu biraz uzaklaştırması gerekir.. Ama bir eliyle de, yıkıntılar arasında gördüklerini not alabilir. İlk kez 1915 yılında yayımlanan Dönüşüm, üzerinden neredeyse bir asır geçmesine rağmen hâlâ tüm dünyada en çok okunan kitaplar arasındadır.Yabancı ve alışılmadık bir olayın öyküye girmesiyle birlikte tamamıyla alışılmış, hatta basit diyebileceğimiz bir çevre birdenbire yeni bir ışık altında gerçek yapısıyla ortaya çıkar. Bir pazarlamacı ve ailesinin hiç de çekici olmayan monoton yaşamı bilinen yöntemlerle anlatılsa farklı ve ilginç bir şey ortaya çıkmaz. Ancak bu pazarlamacı bir sabah uykudan uyandığında kendisini bir böceğe dönüşmüş bulduğunda o ve ailesinin varlıklarının sorunsalı üzerindeki perde birdenbire kalkar.Burada normal yaşamın üzerindeki maskenin normal olmayan bir biçimde düşmesi anlatılmaktadır. İnsan kılığında bir canavar değildir karşımıza çıkan, aksine hayvan kılığında bir insandır. Dönüşüm, asıl şimdi, yirmi birinci yüzyılın başında, modern insanın derinden yaşadığı yabancılaşmadan kaçmanın imkansızlığını, yaklaşık seksen yıl önce haber vermiş gibidir. Koruyucu bir böcek kabuğunun içine sığınmak, kendini her türlü iletişime, saçma olanın bu ete kemiğe bürünmüş biçimi karşısında bile hala rutin hayatı, görevleri hatırlatan dış seslere kapamak, kısacası oyundan çıkmak, bir kurtuluş olduğu kadar, hayatın anlamına uzak düşmenin cezasıdır da.




31 Ocak 2013 Perşembe

TUTUNAMAYANLAR, HAYATTAN ÇIKARI OLMAYANLAR

 Tutunamayanlardaki  bu bölüm  çok dikkatimi çekti, umarım siz de beğenirsiniz ve belki Tutunamayanlar'ı alıp okumaya başlarsınız.Bu kitabı okuyorum yakında yorumlarımı da blogda paylaşacağım.
"...Hayattan çıkarı olmayanların, ölümden de çıkarı olmayacaktır. Ölüm bile onların adlarını duyurmaya yetmeyecektir. Herkesin mezarında güller ve menekşeler büyürken, onların mezarlarını otlar bürüyecektir. Mezarları bir kenarda kalmasa bile, büyük ve muhteşem anıtların arasına sıkışıp kaybolacaktır. Cennetteki muhallebicide de garson onlarla ilgilenmeyecektir. Ağız tadıyla bir keşkül yiyemeden masadan kalkacaklardır. Gene de garsona bir bahşiş bırakmak zorunda kalacaklardır. Hayattan çıkarı olmayanların hayatı, çıkmaza sürüklenecektir. Kendini beğenmişliğin cezasını daha bu dünyadan çekmeye başlayacaklardır. Sıkıntılarını kimseyle paylaşmasını bilmedikleri için, yalnız başlarına ıstırap çekeceklerdir. Duygu alışverişinden nasipleri olmayacaktır. Duygusuz, hareketsiz, tatsız bir hayat yaşadıkları sanılacaktır. Istırapları, ne yüzlerindeki çizgilerden, ne de saçlarının beyazlaşmasından anlaşılacaktır. Çektikleri acılarla, yüzlerinin buruşmasına, saçlarının beyazlaşmasına izin verilmeyecektir. Güldükleri zaman sevinçli, ağladıkları zaman kederli oldukları sanılacaktır. Hayattan çıkarları olmadığı da asla kabul edilmeyecektir. Böyle bir yanlışlığa düşülmeyecektir.

24 Ocak 2013 Perşembe

ŞAHANE HATALAR


Okumanız için ilk önereceğim kitap Şahane Hatalar. Hayatımızın yaptığımız seçimler sonucunda oluştuğunu ve seçimlerin bizim için önemini anlatıyor. Seçimlerimiz bazen bizi mutlu eder bazen üzer ama her seçimimiz bizi bir yere götürür. Bu seçimler hayatımızı şekillendirir ve seçtiğimiz yeni yollar bize yeni insanları getirir. Seçimlerinizden pişman olmayın ve öyle seçimler yapın ki keşke demek zorunda kalmayın."Şahane Hatalar" yapın ve dolu dolu yaşayın, asla pişman olmayın.